Af Çıkmış Neyime Kan Damlar Yüreğime…

Af Çıkmış Neyime Kan Damlar Yüreğime…

Devlet baba beni affetti, ama ben onu affetmiyorum!

Gezmek insani bir ihtiyaç… Kaosunda ve karmaşasında dünya denen zorunlu tutsaklığın, ‘pause’ tuşuna basmaktır, bir mola zamanıdır. “Dur kaldıramıyorum seni” dediğinde zihne bir ikramiye, “gidelim buralardan” dediğinde bir firar, rutininde hayatın ona sunulan gizli bir arzu gibi heyecan uyandıran, bir tatlı huzur almaya gelenler için günah denen kirli elbiseyi giymeye ihtiyaç duymadan elde edilebilecek keyifli bir kaçamaktır.

Zorunlu Seyahatler…

İnsan hayatta en sevdiği beldeye dahi zaruretten gidiyorsa o bir külfettir. En güzel yılları Bursa ilinde geçmiş benim gibi bir seyahat meraklısı, valiz müptedisine bile bu zaruriyet hali, acı hatıraların temaşa etmesine neden olmaktadır.

Tamam, kabul “Bursa’ya Yeni Kapı’dan 90 dakika gibi kısa bir zamanda ulaşabiliyorsunuz. Mudanya sizi, masmavi denizi, eşsiz manzarası, gündüz feneri gibi etrafa parlak, yeşilin en güzel tonunda ışıklar saçan zeytinlikleri ile karşılıyor. Yazlıkçıların uğrak yeri olan ilçe…” diyerek devam etmem gerekmekte lakin bu hafta izin isteyeceğim. Bursa’yı karış karış bilen, her lezzetini, her güzelliğini tatmış, dünyada en sevdiği mekân Bursa olan bendeniz, size söz ayrıntılı Bursa dosyasıyla karşınıza geleceğim, ama izin veriniz. Bir müşkülüm var anlatmasam çatlayacağım cinsten, rahatlamama müsaade ediniz.

Devlet Baba Beni Affetti, Ama Ben Onu Affetmiyorum!

Bursa’ya öğrenci affına mazhar olmuş, bu şerefle kayda giden, senelerin verdiği yılgınlık, çalışma hayatına son verme zorunluluğu, gözüne çocuk gibi gelen sınıf arkadaşlarıyla okuma paradoksu eşliğinde gitmekteyim. Dediğim gibi Mudanya güzel ama en nadide el değmemiş bir adaya bile gitseniz yanınıza alacağınız üç şeyden biri huzur değilse şayet, o mekân diken olur batar, yüreğiniz kavrulur, yanar da yanar.

Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek!!!

Kampüse giriyorum. İki yıl önceki af için geldiğimde “örtülü giremezsiniz” diyen güvenlik görevlilerinin yerinde yeller esmekte. Sahi nerede onlar? Pazarlamacıları içeri almamak için apartman kapısında oturan kapıcılar gibi, biz miydik dertleri? Sadece bir cümlelik yanıtı için saatlerce kapısında beklediğim, sonrasında içeri adımımı atar atmaz, “Bu kıyafetle odama nasıl girersin, çık dışarı” diyerek zılgıtını yediğim, fakülte sekreteri nerede? Kötü bir kâbus gördük ve uyandık öyle mi? Hepsi hikâye. Dünya adaletsizlik ana kolonunun üzerine inşa edilmiş. Her beşer üzerine düşen nasibi beklemekte… Susma sustukça sıra sana gelecek, sloganında gizli adalet çok bilinmeyenli denkleminin yanıtı.

Şşşştttt Sesime Gelin

Başımız örtülüydü evet ama biz insandık. İnsan yerine konmadık, ama biz yine de insandık. İncindik, yıprandık, sukutu hayale uğradık. Mezuniyet, öğretmenlik, doktorluk gibi hayallerimizin üzerine kezzap döktünüz. 18 yaşında daha hayatı gül bahçesi sanan, ana baba zırhına muhtaç tazecik bedenlere her türlü işkenceyi reva gördünüz.

İkna odalarında hür fikrimiz hiçe sayıldı, okul koridorlarında ezikliğimizle kol kola yürüdük, sorun görüldük, yasadışı örgüt üyesi muamelesi gördük, bakışlarla ezildik, derslerden güvenlik güçleri refakatinde atıldık, kampüs kapılarında jandarma tarafından sorgulandık. “Bu defalık çıksan olmaz mı?” diyen yakın sınıf arkadaşlarımızdan yedik en büyük tekmeyi. Herkes bireyseldi neticede, kendi çizgisinin müdafaasında bozuk para gibi harcadı dostluk sandığımız içi doldurulmamış ilişki sistemini. Gözaltı, sorgu, mahkeme, psikolojik ve fiziksel darp neymiş o gencecik yaşta tanıştık.

Siyasal nedenlerle örtündüğümüz iddia edildi, o da neyse! Biz siyasal nedenlerle örtünmediğimize ikna etmeye çalıştık, o da ne demekse! Ne dediğinizi bilmediniz, biz ne yapsak kar etmedi. Karşımızdakinin anladığı kadardık. Yani hiçtik neticede.

Af Çıkmış Neyime Kan Damlar Yüreğime…

Devlet baba beni affetmiş. Gel kızım son seneni de oku, okulunu bitir demiş. Ama ortada çok büyük bir problem var. Devlet baba beni affetti ama ben onu affetmiyorum. Kaybettiğim 12 yılın hesabını kimlere sorayım, merak ediyorum. 15 sene aldığın eğitimin diploma denen bir kâğıt parçasına sebep çöpe gitmesini, ebeveynin yüzüne pelesenk olan ‘o kadar masrafı boşuna mı yaptık’ bakışlarının altında ezilmeyi, hazımsızlık kaynaklı girilen buhranları, okul kapısında direnirken yenilen jopları, kaderi kabullenip başvurulan her işten alınan ret yanıtlarını, örtülü çalıştırıp ‘dinci işyeri’ yaftası yemek istemeyen bizim tayfa Müslümanları, hasıraltı emek üzeri kapalı kapılar arkası çalıştırılmayı hazmedemiyorum.

Kamusal alanda yamulan kimlikler…

Noktayı koydum diye derin bir nefes mi aldınız? Hayır. Devam ediyorum: Alelacele yapılan yanlış evlilikleri, “bu konuyu artık çok dillendirmeyelim” diyerek başörtüsümeselesinin başını örtmeyi, yokmuşuz gibi, hiç olmamışız gibi muamele görmeyi, kamusal alan kapsama alanında bizi çekemeyen her resmi otoriteyi, okullarda, hastanelerde, devlet dairelerinde örtümü görünce hicapla başını eğen her peruklu mümin kardeşimi, içeri alınmadıkça içerlemeyi, suiistimal edilmeyi, hiçe sayılmayı HAZMEDEMİYORUM. Var mı çaresi, ilacı, otu, şerbeti?

Özür dileme hakkınızı kullanmayacaksınız öyle mi? Vicdanınızı inisiyatifinizle Ergenekon hastanelerinde prenses doğumla ağrısız ve dahi sancısız aldırdınız. Zarar tazmini hak getire, pişkinliğin verdiği yüzsüzlüğünüzün yüz görümlüğü niyetine, bir de hadi sizi affettik dönün okulunuza mı diyeceksiniz. Siz beni affettiniz peki sizi kim affedecek?

Ağlamak zayıflık mı?

Ağlamak zayıflık değil, insan olmanın göstergesi en büyük erdem aslında. İnsanoğlu akıtamadığı gözyaşlarının acısını diğerine verdiği ızdırapla telafi gayretinde. Bundan kelli uyumak değil uyanmak istiyorum; dünya denen bu karabasandan uyanmak bir an önce. Ölüm uyanış olacak, inşallah ebedi saadete uyanış… Ne mutlu günü aydın, ışığına düçar, yüzlerindeki nurdan tanınacak adn cenneti sahiplerine.

Kötülüğü İyilikle Defetmek Lazım…

Bu ülkenin “Fatih Çarşamba’dan dışarı çıkmasınlar. Örtülüler çoğaldı, her yerde karşımıza çıkıyorlar.” diyerek bizleri bulaşıcı, necis bir hastalık gibi gören aydın(!)ları olduğu sürece bizden bir cacık olmaz. Bu kadar hıyarın bol olduğu bir ortamda yoğurda yer kalmaz evet, bizden bir cacık olmaz. Ama yine de ne yapıyoruz, öfkemizi yutup kötülüğü iyilikle savıyoruz. Dinimiz hamasete izin vermemekte. Zulm ehline Allah’tan hidayet diliyoruz. İkna odalarını, okullardan, işten atılmaları, göz altıları, robokop joplarını, 28 Şubat sürecini, tecrit belasını unutmadan affederek, tebliğ görevi ile telkine giderek, ama şunu da söyleyerek elbette: “Suskunluğum zayıflığımdan değildir. Kötülüğü iyilikle savmak en büyük erdemdir.” Sabır ne büyük kelime… Öfkeni yut, kendini tut, nasıl bir ahlakın tezahürü. Ne mutlu erdem sahiplerine…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares